Geçen hafta çok önemli bir insanı kaybettik. Hüsrev Hatemi, bu dünya hayatına gözlerini yumdu. Hüsrev Bey, az bulunan türde çok yönlü bir aydındı. Esasen tıp profesörü idi. Eleştirileri, denemeleri, tarih ve felsefe üzerine tadına doyulmaz sohbetleri ile bilinirdi.
Bendeki etkisi ve hatırası ise şairliği ile ilgilidir. Çok şiir yazmamış olsa da zannımca kendisi modern Türk şiirinin en önemli isimlerinden biridir.
Vefat haberi gelince, kitaplığımdaki şiir kitabını aradım. Dergah’ın o zarif işlerinden biri, ne kadar sade, ne kadar çekici….
İlk sayfaya düştüğüm tarihe bakılırsa üniversite birinci sınıfta iken almışım. Bir çırpıda okuduğumu, aylarca elimden düşürmediğimi hatırlıyorum.
Bir akşam üstü eski Galata Köprüsünün altında beş altı arkadaş oturmuş şiirler okuyoruz. Sıra bana geldiğinde bu kitaptan Mondros Şarkısı’nı okumuştum ve bir anda şiiri unutup politik bir tartışmaya dalmıştık. Mondros, Osmanlı, İttihat Terakki, Kurtuluş Savaşı, Mudanya… Sertleşmeyen tartışmayı tartışmadan saymazdık. Zaten sertleşmek, keskinleşmek için de bahaneye bakardık.
Resmi tavırlı İsmail Faik Bey, başında fesli,
Şimdi sarı bir kartonda donmuş gülümsemesi.
Nasıl bir devirde doğmuş -azizim şans meselesi-
Şimdi sarı bir kartonda donmuş gülümsemesi.
Nasıl da parçalanıyordu devlet sanki kopmuştu tufan…
Çabuk geçiyordu yedi asır öncesinden kalan zaman,
Tâkib edemedi birader çoktan değişmiş devran,
Şimdi sarı bir kartonda donmuş gülümsemesi,
Nerde kalmıştı Manastır, Bağdat, Şam, Musul,
Şimdi sarı bir kartonda kalmış gülümsemesi.
Tartışmada bir arkadaşım, hızını alamamış, Hatemi’yi Mondros gibi bir felaketi romantize etmekle, sorumluları aklamakla suçlamış, beni de o suça ortak etmişti! Yıllar sonra o arkadaşıma patladım, bir ABD şirketi adına Ege’de balık çiftliği imtiyazları almaya çalışıyordu. “Bu iş de biraz Mondros gibi değil mi sence” diye sordum. Boş boş yüzüme baktı; şiiri de o akşamı da tartışmayı da tamamen unutmuştu. “Demek ki” dedim kendi kendime, “Büyük kapitalizme hizmet sadece cepte değil, zihinde de bir rahatlama sağlıyordu”
Her ne ise… Hüsrev Hatemi, bizim aydınımız, bizim şairimizdi. Bizim derdimizden başka bir derdi de olmadı. Yerliydi ve entelektüel namus sahibiydi. Kendisi gibi yerli ve namuslu bir büyük aydınlar kuşağının parçasıydı. O kuşağın bir bir göçüp gidişini izlemek insanın içinde tarifsiz bir acı bırakıyor.
Kendisinin ölüm üzerine yazdığı ile bitirelim: Ölüm sustuğudur bir sevdiğin.
Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.
Karabük’te bir vatandaş kendini Mesih ilan etmiş. Evinin kapısına bacasına İsa Mesih, Peygamber ve sair yazılar yazmış. Polis ve belediye zabıtası evin önünde…
Belediye zabıtası vatandaşı “burası Müslüman ülke, ayıptır yapma” falan diyerek tatlı dille, sakin sakin ikna etti. O da evinin duvarındaki yazıları kendi elleri ile badana yaparak kapattı.
Karabük Belediyesinden rica etsek, birkaç zabıta da Washington’a, Beyaz Saray’a gönderebilirler mi acaba? Malum orada da Mesih’i getirmek için İran’a savaş açan bir çılgın var. Karabüklü zabıtalar onu da ikna etmeyi başarırlarsa nasıl büyük dua alırlar tahmin bile edemezsiniz.