Bekir Hoca ile Nusratlı sırtlarından denize doğru bakarak çaylarımızı yudumluyoruz. Eskiden kamyoncuların, tatilcilerin uğrak yeri olan bu çay bahçesi şimdi pek tenha. Çünkü devasa Küçükkuyu tuneli yapıldı. Herkes, yolu yarım saat kısaltan ücretsiz tunele yöneldi.
Ben, “insanlar kıymetini biliyor mu acaba” diye tahrik edici bir soru soruyorum
Hoca sakin, “bilirler, bilirler, marifet iltifata tabidir” diye cevap veriyor.
Söz konusu millet olunca, Bekir Hoca’nın çocukluğumdan beri bildiğim çok net bir tavrı var. Ne yaparsanız yapın, ona Türk milletinin genelini kapsayacak şekilde olumsuz bir söz ettiremezsiniz. Kendini tereddütsüz bu halkın bir parçası görür, insanları eleştireceği zaman bile her kelimeyi özenle seçer. Bizleri de hep “millete karşı keskin olmayın, kırıcı olmayın” diye uyarmış, keskinliklerimizi törpülememizi öğütlemiştir.
Bu “halk çocuğu olma hali” sadece Bekir Hoca’ya mahsus değil, o kuşağın önemli bir bölümünde var. En seçkin okullarda okumuşlar, makam mevki sahibi olmuşlar. Lakin kalpleri, bir zamanlar ayak çıplak baş kabak yollara koyuldukları köylerde, yoksul mahallelerde atmaya devam ediyor. Vatan dediğimiz ülkünün, ancak üstünde yaşayan insanlar ile mümkün olduğunu iyi biliyorlar, kendilerini de o insanların ayrılmaz parçası görüyorlar.
Hava açık, suyun öte yakasında Midilli adası görünüyor. Adeta bir taş atımı mesafede. Ama işte bildiğiniz “acı hikaye”…
Hısımlarımız arasında Midilli’den Anadolu’ya göç etmiş olanlar vardı. Bazısı Çanakkale’de İstiklal Harbinde savaşmış, gazi olmuş. Çocukluğumda onların ağzından dinlediğim “vatandan sürülme” öykülerini, Bekir Hoca’nın o öyküleri tarihe, siyasete tercüme edişini hatırlıyorum.
Ehl-i salip zulmü altında sürüle sürüle, kırıla kırıla yollara düşmüş, bir kuru canları ile Anadolu’ya sığınmış insanlardı. Müslüman Türk’ün son sığınağını, namusumuzun son kalesini korumak için her şeyleri ile savaştılar. Bugünkü millet de bunların torunları olduğuna göre, “fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır” deyip bu aziz millete hürmet etmek gerek.
Hoca, sanki aklımdan geçenleri okuyormuş gibi, “1920 senesinde Kastamonu İstiklal Mahkemesinde yaşanan bir olay var…” diyerek anlatmaya başladı....:
Üstü başı yamalar içinde, yoksul bir pirifani, yargılanmak için sırasını bekliyor. Ayağa kalk diyorlar, bastonuna dayanarak doğruluyor. Hakim soruyor:
- Baba neyle yargılandığını biliyor musun?
İhtiyarın gözleri büyüyor, suçlama karşısında şaşkın. İhtimal, köye oğlu için celp gelmiş. İhtiyar adam kağıdı okutacak kimse bulamadığı için cevap verememiş. Oğlunu sakladı diye alıp mahkemeye getirmişler.
“Beyim” diyor yaşlı adam, “benim üç oğlum var. İkisi Allah size ömür versin şehittir. Biri Balkan Harbinde, öbürü Çanakkale’de. Üçüncü de askerden hiç dönmedi, cephededir. Eğer savaştan kaçtıysa ben onu kendi elimle öldürürüm.”
Sonra koynundan bir kağıt çıkarıp hakime uzatıyor, “aha bu da son mektubu, okutacak kimse bulamadığım için okutamadım.”
Hakim mektubu alıp okuyor. Uzunca bir sessizlikten sonra başını kaldırıp yaşlı adama “Beybaba, ben de senin bir evladınım, başın sağ olsun, oğlunun şehadet haberi gelmiş” diyor.
Hoca’nın naklettiği olay karşısında boğazım düğüm düğüm olmuştu. “Vay arkadaş, bu milletin hakkı nasıl ödenir” diye mırıldandım…
Bekir Hoca tek kelime söylemedi, anlatacağını anlatmıştı. Çayından bir yudum alıp Midilli’ye doğru baktı.
Tam bu anda hafif bir rüzgar çıktı. Hışırdayan zeytin ağaçları, adeta şehitlerin ruhuna okunan bir ilahiyi tekrarlıyordu. Güneş batıyor, Hoca ile omuz omuza duran gölgelerimiz ağaçlara doğru uzuyordu.