EĞİTİM LGS 1. nakil sonuçları açıklandı
Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamında yerleştirmeye esas birinci nakil sonuçları açıklandı.
VARLIK YOKLUK VE HİÇLİK
İnsanlık tarihinin en eski sorularından biri şudur:
“Ben kimim?”
Fakat bu sorunun gölgesinde duran ve belki de çok daha ağır olan üç soru vardır:
Varlık nedir?
Yokluk nedir?
Hiçlik gerçekten var mıdır?
İnsan yüzyıllardır bu soruların peşinden yürümektedir.
Kimi zaman dinlerle…
Kimi zaman felsefeyle…
Kimi zaman da kendi iç dünyasında verdiği sessiz mücadelelerle…
Çünkü insanın en büyük merakı dünya değildir.
İnsanın en büyük merakı kendisidir.
Nereden geldiğini…
Neden yaşadığını…
Ve bir gün nereye gideceğini anlamaya çalışır.
Büyük filozoflardan Sokrates’in yüzyıllar önce söylediği bir söz bugün hâlâ insanlığın önünde durmaktadır:
“Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.”
Bugün birçok insan hayatını yaşamaktan çok tüketmektedir.
Günler geçmekte, yıllar akıp gitmekte; fakat insan çoğu zaman kendi varlığının anlamı üzerine durup düşünmemektedir.
Koşmaktadır…
Yetişmeye çalışmaktadır…
Sahip olmak için mücadele etmektedir…
Fakat bütün bu telaşın içinde kendisine şu soruyu sormayı unutmaktadır:
“Ben gerçekten neyin peşindeyim?”
İşte varlık meselesi tam burada başlar.
Varlık sadece nefes almak değildir.
Sadece yaşamak da değildir.
Varlık; farkında olarak yaşamaktır.
Vicdanla yaşamaktır.
Anlam üretebilmektir.
Geride yalnızca eşya değil, değer bırakabilmektir.
Bugün toplumların yaşadığı birçok krizin temelinde de bu anlam kaybı yatmaktadır.
Çünkü insan yalnızca ne kadar kazandığıyla ilgilenmeye başladığında, ne kadar insan kaldığını unutabilmektedir.
Makamlar büyüyebilir.
Servetler artabilir.
Unvanlar çoğalabilir.
Fakat insanın iç dünyası küçülüyorsa, aslında büyüyen hiçbir şey yoktur.
Roma İmparatoru ve filozof Marcus Aurelius’un şu sözü bu nedenle bugün her zamankinden daha anlamlıdır:
“Yakında sen de yok olacaksın, seni övenler de.”
Bu söz karamsarlık değil, hakikat hatırlatmasıdır.
Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri kendisini kalıcı sanmasıdır.
Oysa tarih bize aynı gerçeği tekrar tekrar göstermektedir.
Bir zamanlar güçlü görünen hükümdarlar…
Dokunulmaz sanılan yöneticiler…
Unutulmayacağını düşünen siyasetçiler…
Bugün yalnızca tarih kitaplarının birkaç satırında yaşamaktadır.
İnsan geçicidir.
Makam geçicidir.
Servet geçicidir.
Alkış geçicidir.
Kalıcı olan ise insanın geride bıraktığı izdir.
Bu nedenle yokluk üzerine düşünmek gerekir.
Çünkü yokluk yalnızca ölüm değildir.
Yokluk, ardında hiçbir iz bırakmadan yaşamış olmaktır.
Bir insan onlarca yıl yaşamış olabilir.
Makam sahibi olmuş olabilir.
Zengin olmuş olabilir.
Güç sahibi olmuş olabilir.
Fakat ardından hiçbir iyilik, hiçbir eser, hiçbir değer bırakmamışsa; geriye kalan şey sadece geçmiş zamandır.
İşte bu nedenle gerçek mesele ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımızdır.
Mevlânâ’nın şu sözü de bu gerçeği farklı bir şekilde anlatır:
“Sen kendini küçük bir cisim sanırsın; oysa en büyük âlem senin içinde gizlidir.”
Bugün insanlar dünyayı değiştirmek istemektedir.
Fakat çoğu zaman kendi iç dünyasına bakmayı ihmal etmektedir.
Başkalarının hatalarını görmek kolaydır.
Kendi eksiklerini görmek ise cesaret ister.
Gerçek bilgelik de burada başlar.
İnsan önce kendisini tanımayı öğrenmelidir.
Çünkü kendisini tanımayan insanın gücü de tehlikelidir, bilgisi de tehlikelidir, makamı da tehlikelidir.
Hiçlik kavramı da tam bu noktada anlam kazanır.
Birçok insan hiçliği ölümden sonra başlayan bir durum olarak düşünür.
Oysa hiçlik bazen hayatın içinde başlar.
Vicdanın sustuğu yerde başlar.
Adaletin unutulduğu yerde başlar.
İnsanın yalnızca kendisini düşündüğü yerde başlar.
Ve zamanla insan, farkında olmadan kendi iç dünyasında kaybolmaya başlar.
Bu nedenle hiçlik mezarda başlayan bir durum değildir.
İnsan, vicdanını kaybettiği gün hiçliğe yaklaşmaya başlar.
Bugün siyasetin de, bürokrasinin de, eğitimin de, ekonominin de ihtiyaç duyduğu şey daha fazla güç değil; daha fazla anlamdır.
Çünkü anlamını kaybeden güç yozlaşır.
Vicdanını kaybeden makam kibire dönüşür.
Adaletini kaybeden yönetim ise güvenini kaybeder.
Oysa insanı büyük yapan sahip oldukları değil, temsil ettiği değerlerdir.
Belki de bütün felsefenin, bütün inançların ve bütün insanlık tarihinin ortak sorusu şudur:
Bir gün yok olacağını bilen insan, bugün nasıl yaşamalıdır?
Bu sorunun cevabı kişiden kişiye değişebilir.
Fakat değişmeyen bir gerçek vardır:
İnsan, sonunda ne kadar servet biriktirdiğiyle değil…
Ne kadar makam elde ettiğiyle değil…
Ne kadar alkış aldığıyla değil…
Ne kadar insan kalabildiğiyle hatırlanacaktır.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER