“Yalnızlık; kimsenin seni aramaması değil, senin artık kimseyi aramak istememendir.”
Emil Cioran’a atfedilen bu söz, modern insanın yaşadığı duygusal yalnızlığı çarpıcı biçimde özetliyor.
Çünkü yalnızlık her zaman telefonun çalmaması ya da bir mesajın gelmemesi değildir. Bazen asıl yalnızlık, telefon çaldığında cevap vermek istememek; anlatacak çok şey olduğu hâlde kimseye anlatmaya ihtiyaç duymamaktır.
İnsanlardan fiziksel olarak uzaklaşmak ile insanlarla bağ kurma arzusunu kaybetmek arasında önemli bir fark vardır.
İnsan bazen yalnız kalmayı seçebilir. Düşünmek, dinlenmek ve kendisiyle yeniden bağ kurmak için geri çekilebilir. Bu, sağlıklı ve bilinçli bir yalnızlık olabilir.
Ancak yaşanan hayal kırıklıkları, kırgınlıklar ve güven kayıpları sonucunda bütün duygusal köprüleri yıkmak çok daha farklı bir durumdur.
Modern çağın en büyük çelişkilerinden biri tam da burada ortaya çıkıyor.
Bugün milyonlarca insan sosyal medya aracılığıyla yüzlerce, hatta binlerce kişiyle bağlantı hâlinde. Ancak bu bağlantıların ne kadarı gerçek bir yakınlığa dönüşüyor?
Dijital çağ insanlara sınırsız iletişim imkânı sundu; fakat aynı ölçüde derin ve güvenli ilişkiler kurabildiğimizi söylemek zor.
Eskiden insanlar birbirlerini görmek için yollar aşarken, bugün aynı evin içinde yaşayan insanların bile birbirlerine duygusal olarak ulaşamadığına tanık olabiliyoruz.
Çünkü gerçek mesafeler her zaman kilometrelerle ölçülmez.
Bazen iki insan arasındaki en uzun mesafe, birbirlerini artık anlayamamalarıdır.
Yalnız kalmak ile yalnız hissetmek birbirinden farklıdır.
İnsan bazen kendi isteğiyle yalnızlığı seçer. Kendini dinlemek, düşüncelerini toparlamak ve hayatını yeniden değerlendirmek için dış dünyanın gürültüsünden uzaklaşır.
Bu tür bir yalnızlık, kişinin kendisiyle daha güçlü bir ilişki kurmasına yardımcı olabilir.
Ancak ikinci bir yalnızlık vardır ki çok daha ağırdır:
Defalarca hayal kırıklığına uğradıktan sonra insanlara güvenmekten vazgeçmek…
Yanlış anlaşılmaktan yorulmak…
Değersiz hissettirilmek…
Ve sonunda kimseyle gerçek bir bağ kurmak istememek…
İşte bu noktada yalnızlık, fiziksel bir durum olmaktan çıkar ve insanın iç dünyasında derinleşen bir sessizliğe dönüşür.
Bir insanın ailesi olabilir.
Arkadaşları olabilir.
İşi, sosyal çevresi ve kalabalık bir yaşamı olabilir.
Fakat bütün bunlara rağmen kendisini yalnız hissedebilir.
Çünkü insanın temel ihtiyaçlarından biri yalnızca çevresinde insanların bulunması değildir. Anlaşılmak, dinlenmek, görülmek ve güvenebilmek de insan ilişkilerinin temelini oluşturur.
Belki de modern çağın önemli sorunlarından biri bu nedenle “duygusal yoksulluk”tur.
Dinlemeyen kulaklar…
Birbirini anlamakta zorlanan insanlar…
Aynı masada oturup birbirinin iç dünyasına ulaşamayan hayatlar…
İnsan bazen odasında tek başına olduğu için değil, kalabalıkların içinde anlaşılmadığı için yalnızdır.
Hayat boyunca yaşanan ihanetler, hayal kırıklıkları ve güven kayıpları insanın ilişkilerle kurduğu bağı değiştirebilir.
Bedendeki yaralar zamanla iyileşirken, duygusal yaralar çoğu zaman dışarıdan görünmez.
Belki de bu nedenle hayatın içinde son derece neşeli görünen bir insan, kendi dünyasında büyük bir yalnızlık yaşayabilir.
Kalabalık masaların en çok gülen kişisi, eve döndüğünde en derin sessizlikle karşılaşabilir.
Çünkü insanın dışarıdan nasıl göründüğü ile içeride ne yaşadığı her zaman aynı değildir.
Derin yalnızlık çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz.
İnsan defalarca hayal kırıklığına uğradığında…
Defalarca yanlış anlaşıldığında…
Güveni tekrar tekrar sarsıldığında…
Ve duygularının karşılık bulmadığını düşündüğünde…
Yavaş yavaş içine kapanabilir.
Bir gün telefonunu eline alır.
Rehberine bakar.
Arayabileceği insanlar vardır.
Ama kimseyi aramak istemez.
Belki de yalnızlığın en ağır biçimi tam olarak burada başlar.
Ancak insan ruhunun önemli özelliklerinden biri yeniden bağ kurabilme ve iyileşebilme kapasitesidir.
Yaşanan hayal kırıklıkları ne kadar ağır olursa olsun, insan yeniden güvenmeyi, sevmeyi ve hayatla ilişki kurmayı öğrenebilir.
Bazen insanın hayatını değiştiren şey büyük olaylar değildir.
İçten bir selam…
Gerçekten dinleyen bir insan…
Samimi bir dostluk…
Ya da güven veren birkaç kelime…
Uzun yıllar boyunca örülen duvarlarda küçük bir kapı açabilir.
Bu nedenle günümüzde belki de ihtiyacımız olan şey daha fazla insanla bağlantı kurmak değil, sahip olduğumuz ilişkileri daha gerçek ve samimi hâle getirmektir.
Daha fazla konuşmak değil, birbirimizi gerçekten dinlemektir.
Daha büyük kalabalıklar oluşturmak değil, daha derin bağlar kurabilmektir.
Çünkü insanı hayata bağlayan yalnızca başarıları, sahip oldukları veya çevresindeki insanların sayısı değildir.
Bazen insanı hayata bağlayan en güçlü şey, kendisini gerçekten anlayan tek bir yüreğin varlığıdır.
Ve insan ne kadar kırılmış olursa olsun, kalbinin kapısını hayata tamamen kapatmadığı sürece umut yeniden filizlenebilir.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER