GÜNDEM Güney Kore bizim neyimiz?
Prof. Dr. Zakir Avşar isimli köşe yazarının Güney Kore bizim neyimiz? başlıklı yazısı. Haber 7
ODTÜ öğretim üyesi değerli Hocam Prof.Dr.Soner YILDIRIM ile geçen haftaki söyleşimize bu hafta öğrenme, yapay zekâ, teknoloji, öğrenme ve öğretme konularıyla devam ediyoruz.
Yaparak öğrenmenin her fırsatta altını çizen bir eğitimci olarak yapay zekâyı öğrenmenin neresine koyarsınız?
Yapay zekâ maalesef eğitimde şu anda en tartışmalı konuların başında geliyor. Şunu anlamamız gerekiyor: Evrimsel olarak ilk defa insan bilişinin dışında bir dış biliş gelişti ve biz bunu 350.000 yıllık varlığımızda ilk defa tecrübe ediyoruz. Şu gerçeği göz ardı etmeyelim: Eğitimde yapay zekâ konuşurken şu iki uca gitmememiz lazım. Yapay zekâ öğrenmenin önünde bir engeldir, onun için yasaklayalım, hayır! Ya da yapay zekâ günümüzün teknolojisidir, onun için kullanabildiğimiz kadar kullanalım. Bu da doğru bir yaklaşım değil. Burada hepimizin fark etmesi gereken en önemli özellik, hem makinenin, yani bilgisayarın ve yapay zekânın, hem de insanın ayrı ayrı üstün tarafları olduğunu görmemiz lazım. Mesela veri işlemede, örüntü tanımada ya da çok kısa sürede bir ürün, bir proje ya da bir taslak oluşturmada yapay zekâ insana göre çok daha üstün. Bunun yanında makineye göre insanın da yaratıcılık, muhakeme gücü, ahlak değerleri ve sezgileri gibi üstün tarafları var. Belki de doğru soru şu olmalı: Peki makinenin ve insanın üstün taraflarını bir arada nasıl kullanacağız? Ben bu kavrama “ortak zekâ” ya da İngilizce’de “co-intelligence” diyorum. Artık okulların, öğrencilerin ortak zekâyı kullanabilecekleri bilişsel yönetişim becerilerini çocuklara kazandırabilmesi lazım. Belki bu bilişsel yönetişim becerileri ile ilgili seninle ayrı bir sohbeti daha sonra yapabiliriz.
Yapay zekâ icat oldu, eğitimde mertlik bozuldu diyebilir miyiz?
Bu çok güzel bir benzetme. Gerçekten mertlik bozuldu mu? İstersen biz buna mertlik demeyelim, ama şu gerçeği hemen hatırlayalım: Öğrenme tamamen nitelikli çaba süresi ile ilgilidir.
“Çaba süresi ne kadar artarsa, öğrenme de o kadar artar.”
Ama bu çabayı göz ardı edip yapay zekânın ürünlerini öğrenme çıktısı gibi görmeye başlarsak bireyde ne bilişsel gelişim devam edecektir ne de öğrenme gerçekleşecektir. Eğer bu yaygın eğilim eğitimde devam etme eğilimi gösterirse, korkarım ki kısa sürede ciddi oranda vasat zekâ üretiyor olacağız. Bu tehlikeyi bir an önce fark edip eğitim sisteminde gerekli önlemi almamız gerekiyor.
Geçtiğimiz günlerde öğrenmeyi kan, ter ve gözyaşı olarak tanımladınız. Bu konuda tam olarak ne demek istediniz?
Evet, benim bu çok yaygın kullandığım bir analojidir. Öğrenme gerçekten de beyin için kan, ter ve gözyaşıdır. Neden böyle olduğunu hemen açıklayayım. Biliyorsun, beynimiz vücudumuzun sahip olduğu enerjinin ve oksijenin büyük miktarda kullanıldığı organdır; yani vücudumuzun enerjisini ve oksijenini büyük oranda beynimiz tüketir. Ama beynimiz hangi görevlerde en fazla bu enerjiyi harcıyor ya da oksijeni tüketiyor diye baktığımızda, birinci sırada odaklanma vardır. Yani odaklanma beyin için hâlâ çok fazla enerji ve oksijen gerektiren bir eylemdir. İkinci sırada ise öğrenme vardır; yani öğrenmek çok büyük oranda kandaki oksijeni ve enerjiyi kullanır. O yüzden öğrenme kandır, yani kandaki enerji ve oksijendir. İkinci olarak öğrenme nitelikli çaba gerektirir, yani disiplin gerektirir. Çaba süresi ne kadar uzarsa öğrenme de o kadar artar. Onun için öğrenmek kan ve terdir; buradaki ter, o çaba süresine karşılık gelir. Son olarak da öğrenmede hafızayı oluşturan en önemli faktör duygularımızdır; yani duygu hormonlarımızdır. Bazen heyecan, mutluluk, bazen kaygı, bazen korku hafızanın oluşmasında çok önemli rol oynar. Yani duyguyla eşleşmeyen yaşantılar beyin tarafından uzun süreli hafızaya çevrilmezler. Çünkü:
O yüzden öğrenme kan, ter, gözyaşı; yani buradaki gözyaşı ise duygularımızdır ve ben de o yüzden bu analojiyi kullanıyorum.
“Öğrenme, beynimiz için kan, ter ve gözyaşıdır.”
Çocukların dünyasına biz yetişkinler çok mu müdahale ediyoruz?
Bu soruya hem evet hem de hayır olarak cevap vermek mümkün. Biz yetişkinler çocukların dünyasına çok mu müdahale ediyoruz? Evet. Neden? Biraz önce de söylemiştim: Her şeyi çocukların yerine ya da çocuklar için biz yapmaya kalkıyoruz. Hadi istersen seni mağara dönemine bir geri götüreyim. Çünkü 350 bin yıllık varlığımızın neredeyse yüzde 99’unu avcı-toplayıcı olarak geçirdik. Mağarada bir çocuk düşün. Anne ve babası bu çocuğun mağaradan çıkmasına izin vermiyor, avlanmasına izin vermiyor. Gerekçe olarak da “Aman dışarıda yırtıcı hayvanlar var, saldırgan hayvanlar var. Sen sakın mağaradan çıkma. Biz avlanır, sana getiririz. Sen çıkarsan başına bir iş gelir.” derse ve bu çocuğu böyle yetiştirirse, bu çocuk mağaradan çıktığı ilk gün av olur. İşte birçok çocuğun başına da bu geliyor maalesef.
Diğer taraftan bu sorunun cevabı hayır. Neden hayır? Çünkü çocuklar zamanlarının büyük bir kısmını ekranda geçiriyor ve aileler çocukların neye maruz kaldığını maalesef bilmiyorlar. Aslında çocuğun ekran önündeki hayatının sürekli gözlemlenmesi ve müdahale edilmesi gerekir, ama maalesef birçok aile bu gerçeği göz ardı ediyor. Çocuk ekranın önündeyse, evet, çocukların dünyasına, ekran önündeki dünyasına sürekli müdahale etmemiz lazım. Çocuk akranlarıyla birlikte doğal bir ortamdaysa:
“Bırakın çocuk doğal bir şekilde gelişsin, büyüsün, öğrensin.”
Okul ile gerçek hayat arası nasıl kurgulanmalı?
Çok güzel bir soru. Artık şu gerçekle yüzleşmemiz lazım: Şu andaki okul yapısı ile toplumsal yapı arasında çok büyük uçurumlar var. Sahip olduğumuz okul sistemleri, sen de kabul edersin ki, neredeyse 300 yıllık sistemler. Ama bu 300 yıl içinde o kadar çok şey değişti ki sadece okullar değişemedi. Ben şöyle bir metafor kullanıyorum: Artık okul öncesi ve ilköğretim tamamen çocuk mahallesi mantığıyla tasarlanmalı. Çünkü artık çocukların içinde büyüdüğü mahalleler yok oldu; akranları maalesef artık mahallelerde değil, sadece okullarda. O yüzden eğer biz okul öncesini ve ilköğretimi çocuk mahalleleri olarak tasarlarsak çocuklar duygusal ve sosyal gelişimlerini daha sağlıklı tamamlayacaklar ve böylece bilişsel gelişimin temelini oluşturan bu iki gelişim alanı sağlıklı bir şekilde tamamlanmış olacak. Ortaokul yıllarında çocuklar akademik konularla tanıştıklarında daha keyif alarak ve bilişsel olarak daha başarılı çocuklar haline gelecek. Eğer bu kurguyu başaramazsak maalesef birçok çocuk akademik anlamda başarısız, mutsuz ve sosyal uyumu düşük çocuklar olacaklar.
Milyonlarca öğrenci adeta birer testminatöre dönüşmüş durumda. Her gün milyonlarca soru çözüyorlar. Bu konu hakkında ne söylersiniz?
Bu maalesef gerçek ve kulağa hiç de hoş gelmiyor, ama diğer taraftan günümüzün realitesi. Çünkü önümüzde LGS ve YKS gibi iki büyük sınav var ve bu sınavlarda alınan puanlar neredeyse eğitim hayatındaki tek belirleyiciler. Ben bunun sadece bir eğitim ya da pedagojik sorun olduğunu düşünmüyorum. Bu hem sosyolojik hem de ekonomik bir problem. Çünkü toplumda hâlâ belli meslek grupları saygın meslek grupları olarak görülüyor. O yüzden de bu sınavlarda başarılı olan çocuklar genelde ya mühendislik ya da tıp alanına yöneliyor ve üniversite sınavına gelene kadar maalesef eğitim sistemi çocuklara farklı kariyer seçenekleri sunamıyor. Böyle olunca da neredeyse iki buçuk milyon çocuk üniversite kapısına geliyor ve bu sınavlarda başarılı olmanın tek yolu yüzlerce, binlerce soru ile pratik yapmak. Farklı kariyer seçenekleri yaratmadığımız sürece ve hayatı sadece üniversiteye giriş sınavı ile endekslediğimiz sürece bu problemi çözemeyeceğiz.
Meslek lisesi memleket meselesi mi gerçekten... Siz mesleki eğitimi çok önemseyen bir eğitimcisiniz. Bu konu hakkında neler söylersiniz?
Her ne kadar ben bu sloganı çok kapsayıcı bulmasam da aslında doğru bir problemi işaret ediyor. Evet, erken dönemde bazı mesleki becerilerin çocuklara kazandırılması aslında onlara alternatif kariyer yollarını da açıyor. Ancak ülkemizde meslek liselerinin algısı maalesef sosyolojik olarak çok da saygı gören bir algı değil. O yüzden de birçok aile ve birçok çocuk meslek liselerini bir kariyer yolu ya da bir başarı göstergesi olarak algılamıyorlar. Bunun sonunda elinde üniversite diploması olan yüz binlerce işsiz ortalıkta gezerken çok basit ama çok hayati birçok konuda yetenekli, becerikli insan bulmakta çok zorlanıyoruz. Bu ikilemden bir an önce kurtulmamız gerekiyor ve yetenekli, başarılı, istekli çocukların nitelikli meslek okullarına yönlendirilmesini teşvik etmemiz gerekiyor.
Öğretmenleri teknolojik dönüşüm konusunda nasıl görüyorsunuz?
Çok ama çok tartışmalı bir konuya gireceğiz şimdi. Teknoloji artık modern yaşamın göz ardı edilemeyen bir gerçeği ve öğretmenlerin bu teknolojinin uzağında kalması ya da gerekli nitelikte kullanmaması kabul edilebilir bir durum değil. Ama şunu unutmayalım: Eğer öğretmen nitelikli ve mesleğini başarıyla yapabilen bir öğretmense, doğru ve etkili teknoloji kullanımı bu öğretmenin niteliğini algoritmik olarak artırmaktadır. Ama öğretmen, mesleğin gerektirdiği temel niteliklere sahip değilse burada maalesef teknolojinin de yapabileceği hiçbir şey yok. O yüzden teknoloji nitelikli öğretmen için ciddi bir kaldıraçtır, ama eğitim sisteminin birçok eksiğini teknoloji ile kapatmamız da mümkün değil. Şunu unutmayalım: Aslında eğitimde teknolojinin iki farklı etkisinden bahsedebiliriz.
“Öğretmenlik mesleğinin hakkını veren nitelikli öğretmenler için teknoloji eğitimde bir vitamin etkisi yapabilir, ama bu niteliklere sahip olmayan öğretmenler için teknoloji sadece bir botoks etkisinin ötesine maalesef geçemiyor.”
Yapay zekâ ve insan adeta aynı ringdeki iki rakip boksör gibi karşılaştırılıyor. Sizce yapay zekâ ile insan yolculuğu nasıl bir seyir izleyecek?
Bunu aslında bir rekabet olarak değil de bir iş birliği olarak görmemiz gerekiyor. Biraz önce de bahsettim: Yapay zekânın üstün tarafları ile insan bilişinin üstün taraflarını bir arada kullanabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor ve bunu da gecikmeden yapmamız gerekiyor. Çünkü:
Eğer biz eğitim sisteminde çocuklarımıza yapay zekâ ile birlikte düşünebilme ve üretebilme becerilerini kazandırabilirsek, onların ortak zekâ ile öğrenmelerini sağlayabilirsek ve onlara bilişsel yönetişim becerilerini kazandırabilirsek, yapay zekâ insan zekâsının en büyük destekçisi olacaktır. Aksi takdirde bunu başaramayan büyük bir vasat zekâ kitlesi yaratabiliriz.
Değerli Hocam Prof.Dr.Soner Yıldırım ile iki haftalık keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Emekleri ve katkıları için kendisine öğrencilerimiz, aileleri, öğretmenlerimiz ve eğitim camiası adına çok teşekkür ediyorum.
Günün Sözü: “Öğrenme, beynimiz için kan, ter ve gözyaşıdır." (Prof.Dr.Soner YILDIRIM)
Çankaya Üniversitesi İletişim Koordinatörü