Siyaset Bilimci ve Araştırmacı Yazar Mahmut Kanber'in Kaleminden Türkiye Siyaseti


**Siyaset Bilimci ve Araştırmacı Yazar Mahmut Kanber**, kaleme aldığı analizde Türkiye'de yaşanan siyasal gelişmelerin yalnızca CHP içindeki liderlik tartışmalarıyla açıklanamayacağını savunuyor. Kanber'e göre asıl mesele, tarihsel olarak varlığını sürdüren güvenlikçi, merkeziyetçi ve tekçi devlet anlayışının yeni jeopolitik koşullar altında kendisini yeniden üretmesidir.

Güncelleme: 20-06-2026 14:08:03 Tarih: 20-06-2026 12:19

Siyaset Bilimci ve Araştırmacı Yazar Mahmut Kanber'in Kaleminden Türkiye Siyaseti

Türkiye’de Demokratikleşme mi, Tekçi Devlet Aklının Yeni Dönemi mi?

CHP Tartışmaları, Tarihsel Siyasal Refleksler ve Yeni Jeopolitik Türkiye Arayışı

Türkiye’de bugün yaşanan siyasal katmanlaşmayı yalnızca ana muhalefet partisi içerisindeki liderlik değişimi, seçim sonuçlarının aritmetiği ya da aktörlerin dönemsel siyasal performansları üzerinden okumak yapısal bir yanılgıdır. Karşımızda duran tablo, gündelik politik retoriklerin ötesinde, derin, tarihsel ve kurumsal bir zemine dayanmaktadır. Yaşanan gerilimlerin merkezinde bir parti yönetiminin el değiştirmesi değil; Türkiye’de devletçi, merkeziyetçi ve tekçi siyasal aklın kendisini yeni yüzyılın parametreleriyle yeniden üretme, tahkim etme ve tahayyül etme biçimi bulunmaktadır.

Devlet Aklı; Kapalı Bir Kutu mu, Kutsal Kelamdan Beslenen Bir Realite mi?

Siyaset biliminin ve sosyolojinin en kadim açmazlarından biri, soyut birer mekanizma olan kurumsal yapıların insanileştirilmesi, et ve kemikten birer irade gibi konumlandırılmasıdır. Türkiye klasiğinde "devlet aklı" olarak kavramsallaştırılan olgu; gökyüzünden inen, toplumsal dinamiklerden bağımsız, gizemli ve kapalı bir kutu değildir. Bu akıl; tarihsel kriz anlarında süzülerek gelen bürokratik hafızanın, sınıfsal ittifakların, askeri ve sivil elitlerin ortak hayatta kalma reflekslerinin somutlaşmış halidir. Dolayısıyla karşımızda duran yapı metafizik bir güç değil; jeopolitik ve jeostratejik verileri kendi bekası doğrultusunda işleyen, kararlar alan, stratejiler geliştiren rasyonel ve dünyevi bir seçkinler toplamıdır.

Ancak bu dünyevi realite, gücünü ve toplumsal meşruiyetini sarsılmaz, sorgulanamaz "kutsal bir kelamdan" alır. Türkiye’nin siyasal genetiğinde devlet aklı, toplumsal rızaya dayalı modern ve sivil bir sözleşmeden değil; yukarıdan aşağıya buyuran, kurucu ve aşkın bir teolojik dogmadan beslenir. "Devletin bekası", "bölünmez bütünlük", "asri misyon" gibi kutsallık atfedilen egemenlik anlatıları, et ve kemikten olan bu elitlerin dünyevi kararlarını dokunulmaz kılmak için inşa edilir. Kelam itsal olduğu içindir ki; devletin çizdiği sınırların dışına çıkmak, kalıplara sığmayı reddederek sivil hak ve özgürlük talep etmek sıradan bir siyasi itiraz olarak görülmez; adeta bu kutsal nizama karşı işlenmiş seküler bir günah olarak kodlanır.

Bu noktada hayati bir ayrımı netleştirmek zorunludur: Kutsal kelamdan beslenen devlet aklı, dönemsel olarak sandıktan çıkan ve yürütme aygıtını elinde bulunduran geçici "iktidar" kavramına indirgenemez. Karşımızda duran olgu, iktidarların çok daha ötesinde, onları da kendi güvenlikçi havuzunda eriten ve zamanla kendisine benzeten tarihsel bir kurumsal nizamdır. Sivil iddialarla yola çıkan geçici iktidarlar ve geleneksel muhalefet aktörleri, ne kadar iddialı ya da reformist olurlarsa olsunlar, bu kutsal kelamın büyüleyici ve korkutucu atmosferine çarptıkları anda evcilleşmekte ve nizamın sadık birer koruyucusuna dönüşmektedir. Çünkü bu kelamın dilini reddetmek, Türkiye siyaset sosyolojisinde dışlanmakla eşdeğer tutulur. Toplumun kolektif bilinçaltına zerk edilen bölünme korkusu ve istikrarsızlık endişesi, tarihsel olarak sivil siyaset alanının sınırlarını daraltmanın en elverişli enstrümanı haline gelmiştir.

Mekanizma Döngüsü
Tarihsel Devlet Aklı,Kutsal Kelam / Bürokratik Hafıza, Jeopolitik Kriz Alanları Yönetimi → Kutsanan Anlatılar "Beka" / "Bölünmezlik" → Toplumsal Rıza ve Korku İle İnşa Edilen Meşruiyet → Makbul Muhalefet Alanı ,Sınırları Çizilmiş Sivil Alan

 

Bu döngüsel mekanizma belirli bir hiyerarşiyle işler.

Bürokratik hafıza ve egemen elitlerin şekillendirdiği tarihsel devlet aklı, öncelikle jeopolitik kriz alanlarını yönetme ihtiyacı duyar. Bu yönetim ihtiyacı, kitleleri ikna etmek adına "beka" ve "bölünmezlik" gibi kutsanan kelamlara tahvil edilir. Üretilen bu kutsal retorik, toplumsal rıza ve meşruiyet inşasını sağlarken; nihai aşamada sivil siyasetin hareket alanını kısıtlayarak sınırları önceden çizilmiş bir "makbul muhalefet alanı" üretir. Dolayısıyla bu kutsama pratiği; sivil hakların, eşit yurttaşlık taleplerinin ve özgürlük arayışlarının "güvenlik" barajına takılmasını meşrulaştırmaktadır.

Siyasal Alanın Kronik Tasarımı ve Sınırlandırılmış Çoğulculuk

Anadolu coğrafyasının sosyolojik çeşitliliği, merkezkaç kuvvetlerin güçlü toplumsal talepler üretmesini doğal bir sonuç olarak önümüze koymaktadır. Ne var ki siyasal hayat incelendiğinde, bu alanın ne zaman devlet merkezli tekçi anlayışın dışına çıkmaya, kendi özgün mecrasını bulmaya çalışsa, sistemin yapısal bir refleksle sertleştiği görülür. 1960 askeri müdahalesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi, 28 Şubat süreci, kapatılan siyasal partiler, yasaklanan aktörler ve bastırılan toplumsal hareketler bu sürekliliğin açık tezahürleridir. Sistem, istisnasız her kriz döneminde sivil alanı yeniden dizayn ederek kendi "makbul vatandaş" tanımını dayatmıştır.

Bu müdahaleci gelenek, yalnızca iktidar blokunun niteliğini belirlemekle kalmamış, eşzamanlı olarak muhalefetin de meşruiyet sınırlarını çizmiştir. Türkiye’de uzun yıllar boyunca ancak devlet aygıtının tolerans gösterdiği, sistem içi saydığı ölçüde siyaset yapılabilmiştir. Merkezin dışından yükselen, kalıplara sığmayı reddeden toplumsal talepler sivil birer hak arayışı olarak görülmek yerine, ontolojik birer güvenlik tehdidi olarak kodlanmıştır. Kürt meselesinin demokratik çözümü, Alevi kimliğinin tanınması, eşit yurttaşlık talepleri, sosyalist hareketlerin sınıf temelli eleştirileri, insan hakları merkezli sivilleşme tartışmaları sistemin kontrollü laboratuvarlarında tutulmaya çalışılmıştır. Bu sebeple demokratikleşme sancıları sadece anayasal metinlerin teknik yetersizliği ile açıklanamaz; mesele, devletin toplumla kurduğu asimetrik, buyurgan ilişkinin niteliğinde gizlidir.

CHP İçerisindeki İki Damar ve Paradigmatik Çatışma

Cumhuriyet Halk Partisi bünyesinde yaşanan son tartışmalar, bahsi geçen tarihsel arka plandan kopuk ele alınamaz. Kemal Kılıçdaroğlu dönemi, basit bir genel başkanlık mesaisi olmanın ötesinde anlamlar taşımaktadır. Bu kesitte ilk kez, partinin geleneksel kurucu refleksi katı dogmalarından sıyrılarak toplumsal çeperlerle temas etmeyi denemiştir. Alevi kimliğinin görünür kılınması, Kürt seçmenin siyasal iradesiyle daha şeffaf köprülerin kurulması, muhafazakar kesimlerin endişelerini gidermeye yönelik arayışlar, devlet merkezli klasik muhalefet dilinin yapı söküme uğratılma çabası bu dönemin belirgin hatlarıdır.

Tam da bu köklü dönüşüm hamlesi nedeniyle, parti içindeki gerilim sıradan bir seçim mağlubiyeti muhasebesine indirgenemez.

Demokratik işleyişte aday belirleme süreçlerinin, örgütsel performansın, stratejik hataların eleştirilmesi olağandır. Fakat partideki kırılma teknik değil, ideolojiktir; tartışma, CHP’nin yeni dönemde Türkiye sosyolojisinin neresinde konumlanacağı sorusunda düğümlenmektedir. Deniz Baykal sonrasında filizlenen bu dönüşüm arayışının kurumsallaşamadığı, partinin genetiğinde yer alan iki farklı damarın sert bir çatışma içine girdiği görülmektedir:

Birinci Damar (Güvenlikçi / Ulusalcı). Devleti merkeze alan, güvenlik bürokrasisinin öncelikleriyle uyumlu, merkeziyetçi, kontrollü bir laiklik anlayışını savunan ve sivil çoğulculuğu risk olarak gören geleneksel çizgi.

 İkinci Damar (Sosyal Demokrat / Çoğulcu). Toplumsal çoğulculuğu özgürleştirici bir imkan olarak kabul eden, farklı kimliklerin talepleriyle yüzleşmekten çekinmeyen, demokratikleşmeyi beka sorunu olarak kodlamayan ve evrensel sol değerleri savunan yaklaşım.

Bugün yaşanan liderlik ve eksen tartışmaları, bu iki damarın egemenlik mücadelesidir. Sistem, kendi bekası açısından hangi muhalefet tarzının "yönetilebilir" olduğunu, hangisinin sınır dışına taşma potansiyeli taşıdığını görünmez barajlar vasıtasıyla tayin eder. Dolayısıyla CHP’deki hat çatışması, sivil toplumun devlet karşısındaki konumunu da doğrudan etkileyecek büyüklükte bir kırılmadır.

Yeni Jeopolitik Çağ ve Güvenlik Siyasetinin Küresel Tahkimi

Yaşanan iç siyasal tabloyu küresel konjonktürden soyutlamak eksik bir okuma üretecektir. Türkiye; Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşım savaşlarının, Ortadoğu’daki kronik istikrarsızlıkların, kitlesel göç hareketlerinin, Rusya-Batı geriliminin, İsrail-İran hattındaki bölgesel çatışma risklerinin tam merkezinde konumlanmaktadır. Tarihsel tecrübe göstermektedir ki, jeopolitik risklerin zirve yaptığı dönemlerde devlet mekanizmaları çoğulculuğu askıya alma, merkeziyetçi yapıları tahkim etme ve muhalefeti "milli saf" çizgisine çekme eğilimi gösterir.

 

Jeopolitik Girdiler ve İçsel Yansımalar
Bölgesel ve Küresel Makro Girdiler; Doğu Akdeniz Enerji Rekabeti, Suriye/Ortadoğu Sınır Krizleri, Küresel Göç Dalgaları, Rusya-Batı Kutuplaşması
Aracı Kaldıraç. Kurumsal Devlet Reflekslerinin Sertleşmesi
İç Siyasal Çıktılar; Güçlü Liderlik Anlatısı, Karar Mekanizmalarının Merkezileşmesi, Toplumsal Çoğulculuğun Risk Kodlanması, Sivil Hakların Güvenlik Gölgesinde Kalması

 

Küresel ve bölgesel düzeyde gelişen bu yeni jeopolitik dönemin girdileri iç siyasi yapıyı doğrudan manipüle etmektedir. Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti, Suriye ve Ortadoğu merkezli sınır krizleri, küresel göç dalgalarının getirdiği demografik baskı ve Rusya-Batı hatlarındaki kutuplaşma gibi makro etkenler, kaçınılmaz olarak devlet reflekslerinin sertleşmesine yol açmaktadır. Bu sertleşmenin iç siyasetteki somut yansımaları ise güçlü liderlik söyleminin yükselmesi, karar alma mekanizmalarının tek merkezde toplanması, toplumsal çoğulculuğun yapısal bir risk olarak kodlanması ve sivil hak arayışlarının güvenlik gölgesinde bırakılması şeklinde kendisini göstermektedir. Sınır güvenliği endişeleri ve demografik baskılar, sivil siyasetin özgürlükçü argümanlarını marjinalleştirmek için elverişli bir zemin sunmaktadır. Hak odaklı bir demokratikleşme arayışı, jeopolitik risklerin yarattığı sis bulutu içinde görünmez kılınmaktadır.

Sosyolojik İkilem; Özgürlük ile Güvenlik Sarmalı

Meseleyi sadece tepeden inmeci bir otoriterleşme pratiğiyle açıklamak sosyolojik körlük yaratır. Toplumun geniş kesimleri de bölgesel savaş ihtimalleri, ekonomik kırılganlık, bölünme korkusu ve göçmen krizinin yarattığı belirsizlik ortamında sığınacak güvenli bir liman aramaktadır. İstikrarsızlık endişesi, merkeziyetçi ve tekçi devlet dilinin toplumsal tabanda meşruiyet devşirmesini kolaylaştırmaktadır. Haklarının sınırlandırılması pahasına güvenliğini önceleyen kitleler, sivil siyasetin özgürlükçü damarını yalnızlaştırmaktadır.

Tam da bu noktada, sivil toplumun ve kalıplara sığdırılmayı reddeden hak arayışlarının önemi açığa çıkmaktadır. Demokratik bir gelecek tahayyülü, toplumun hiçbir kesiminin kimliksel, inançsal ya da sınıfsal olarak tek bir kalıba dökülmemesini, tornadan geçirilmemesini savunmayı zorunlu kılar. Sosyolojinin zenginliğini, hakların özgürlük anlayışlarını korumak; devleti mutlak bir kutsallık zırhıyla toplumun tepesine yerleştiren anlayışa karşı sivil, eşitlikçi ve demokratik bir yurttaşlık zeminini inşa etmekle mümkündür.

Türkiye’nin Önündeki Tarihsel Kırılma

Türkiye, geleceğinin hangi toplumsal ve siyasal model üzerine kurulacağını belirleyecek tarihi bir eşiktedir. Önümüzdeki temel kırılma noktası net bir ikilem barındırmaktadır:

Türkiye; toplumsal çeşitliliğini bir zafiyet değil güç olarak kabul eden, farklı kimlikleri eşit yurttaşlık temelinde kucaklayan, sivilleşmeyi ve katılımı büyüten, sivil sosyolojiyi devletin bürokratik sınırlarına kurban etmeyen özgürlükçü bir model mi kuracaktır?

Buna karşın; jeopolitik krizleri gerekçe göstererek güvenlikçi, merkeziyetçi, sınırları yukarıdan çizilmiş bir "kontrollü çoğulculuğa" dayalı, et ve kemikten elitlerin kararlarını kutsal kelamlarla tahkim eden yeni bir tekçi düzeni mi kalıcı hale getirecektir?

Bugün yaşanan tüm siyasal dalgalanmalar, ittifak arayışları ve parti içi vizyon çatışmaları bu hayati sorunun etrafında şekillenmektedir. Verilecek yanıt, sadece iktidarın kim olacağını değil, toplumun nasıl bir ülkede nefes alacağını belirleyecektir.

Mahmut Kanber

Siyaset Bilimci 

Araştırmacı Yazar

mahmutkanber@hotmail.com




Bu haber 609 defa okunmuştur.


Etiketler :


Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.


FACEBOOK YORUM Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER GENEL Haberleri

YAZARLAR

ÇOK OKUNAN HABERLER

HAVA DURUMU

İzmir
Parçalı bulutlu
Rüzgar 13 km/s
Cumartesi
Bulutlu
6° / 12°
Pazar
Bulutlu
7° / 16°
Pazartesi
Bulutlu
7° / 16°

PUAN DURUMU

Takım O G M B A Y P AV
1 Galatasaray 26 20 2 4 62 18 64 +44
2 Fenerbahçe 26 16 1 9 57 27 57 +30
3 Trabzonspor 26 17 3 6 52 29 57 +23
4 Beşiktaş 26 14 5 7 47 30 49 +17
5 Göztepe 26 11 5 10 30 20 43 +10
6 Başakşehir FK 26 12 8 6 44 30 42 +14
7 Samsunspor 26 8 7 11 29 31 35 -2
8 Kocaelispor 26 9 11 6 23 27 33 -4
9 Gaziantep FK 26 8 9 9 35 42 33 -7
10 Çaykur Rizespor 26 7 10 9 32 36 30 -4
11 Alanyaspor 26 5 8 13 28 32 28 -4
12 Konyaspor 26 6 11 9 30 39 27 -9
13 Gençlerbirliği 26 6 13 7 28 36 25 -8
14 Kasımpaşa 26 5 12 9 22 36 24 -14
15 Antalyaspor 26 6 14 6 25 43 24 -18
16 Eyüpspor 26 5 14 7 19 37 22 -18
17 Kayserispor 26 3 12 11 20 48 20 -28
18 Fatih Karagümrük 26 4 17 5 24 46 17 -22
Veri kaynağı: Resmî TFF puan cetveli · Güncelleme: 2026-03-16 15:05:00
Şans Oyunları

ANKET | TÜM ANKETLER

SİTEMİZİ NASIL BULDUNUZ

NAMAZ VAKİTLERİ

nöbetçi eczaneler