Çıkarın Gölgesinde İnsan: Makyavelizmin Toplumsal Anatomisi
Bazı kavramlar vardır ki yalnızca bireyi açıklamaz; aynı zamanda bir dönemin ruhunu da anlamamıza yardımcı olur.
Makyavelizm bunlardan biridir.
Çoğu insan bu kavramı yalnızca siyasetle ilişkilendirir. Oysa Makyavelizm yalnızca bir yönetim anlayışı değil; insan ilişkilerine, kurumlara ve toplumsal yapılara kadar uzanan çok katmanlı bir davranış örüntüsüdür.
Makyavelizm, en yalın haliyle, kişinin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek adına insanları araç olarak görmesi, duyguları stratejik biçimde kullanması ve ahlaki kaygıları ikinci plana itmesidir.
Bu nedenle Makyavelizm yalnızca bireysel bir kişilik özelliği değil; aynı zamanda toplumsal güveni aşındıran bir zihniyet biçimidir.
Max Weber’in şu sözü bu noktada oldukça anlamlıdır:
“Güç, toplumsal ilişkiler içerisinde kişinin kendi iradesini başkalarına rağmen gerçekleştirebilme olasılığıdır.”
Weber’in işaret ettiği nokta yalnızca gücün varlığı değildir.
Asıl mesele, gücün hangi araçlarla elde edildiğidir.
Çünkü güç; bilgiyle, liyakatle ve emekle elde edildiğinde toplumsal gelişime hizmet eder.
Ancak manipülasyonla elde edilen güç, kısa vadede kazanç sağlasa bile uzun vadede güveni tüketir.
Güvenin tükendiği yerde ise ne kurumlar güçlü kalabilir ne de toplumlar sağlıklı biçimde ayakta durabilir.
Pierre Bourdieu, toplumsal ilişkilerin aynı zamanda bir sermaye biçimi olduğunu söyler.
Bugün bu tespitin ne kadar önemli olduğu açıkça görülmektedir.
Çünkü birçok kişi artık insanlarla bağ kurmaktan çok, insanları kullanabileceği bağlantılar olarak değerlendirmektedir.
Dostluklar stratejiye,
ilişkiler faydaya,
iletişim ise hesaplamaya dönüşmektedir.
İşte Makyavelizmin en görünmez yüzü tam da burada ortaya çıkar.
Çünkü Makyavelist birey çoğu zaman saldırgan değildir.
Tam tersine;
İkna edicidir.
Kontrollüdür.
Sabırlıdır.
Karşısındaki insanı dikkatle dinler.
Fakat anlamak için değil…
Kullanabileceği noktaları keşfetmek için.
Yakınlaşmak için değil…
Yönlendirebilmek için.
Bu nedenle Makyavelizm çoğu zaman açık bir düşmanlık şeklinde değil, görünürdeki nezaketin arkasına gizlenmiş bir hesapçılık şeklinde karşımıza çıkar.
Sosyolojinin kurucu isimlerinden Émile Durkheim, toplumu bir arada tutan görünmez bağın güven ve ortak değerler olduğunu belirtir.
Toplumsal hayat yalnızca yasalarla sürmez.
Toplumları ayakta tutan şey; insanların birbirine duyduğu inançtır.
Eğer bireyler sürekli olarak birbirlerini araç olarak görmeye başlarlarsa, toplumsal yapı görünürde varlığını sürdürse bile içten içe çözülmeye başlar.
Bugün birçok kurumda, birçok ilişkide ve birçok sosyal yapıda hissedilen kırılganlığın temelinde de bu güven erozyonu bulunmaktadır.
Çünkü manipülasyonun yaygınlaştığı yerde samimiyet azalır.
Samimiyetin azaldığı yerde bağlılık zayıflar.
Bağlılığın zayıfladığı yerde ise toplum yalnızca kalabalıklardan ibaret hale gelir.
Zygmunt Bauman’ın dikkat çektiği gibi;
“İnsanlar artık birbirlerine ait olmak istemiyor, birbirlerine erişebilir olmak istiyor.”
Bu cümle yalnızca ilişkilerin değil, çağın ruhunun da özeti niteliğindedir.
Derinlik yerini hıza,
Sadakat yerini faydaya,
Karakter ise çoğu zaman başarı görüntüsüne bırakmaktadır.
Oysa tarih bize göstermiştir ki;
Toplumları yıkan şey düşmanların gücü değil, güvenin çöküşüdür.
İnsan ilişkilerini ayakta tutan şey zekâ değildir.
Kurnazlık hiç değildir.
Asıl belirleyici olan karakterdir.
Çünkü zekâ insanı yükseltebilir.
Fakat karakter yoksa o yükseliş kalıcı olmaz.
Makyavelizm bireye kısa vadeli avantajlar sağlayabilir.
Ancak toplumlar kısa vadeli kazanımlarla değil, uzun vadeli güven ilişkileriyle varlığını sürdürür.
Bu nedenle asıl soru şudur:
İnsanları kullanarak mı yükseliyoruz?
Yoksa insanlara değer vererek mi iz bırakıyoruz?
Bu soruya verilen cevap, yalnızca bireyin karakterini değil; bir toplumun geleceğini de belirleyecektir.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER